KAPAK RÖPORTAJI | YULİYA ERGENE: HAYAT BİR TUVAL VE FIRÇA BİZİM ELİMİZDE

0
15

Yaşama dair mottosunu Afşar Timuçin’in “yaşam bir sanattır, onun için ustalaşmak gerek” cümlesinden ilham alan Yuliya Ergene, hayallerimize giden yolu “düşlerimiz bizi bilime, sanata, hayata, dünyamıza, evrene akıtsın. Düşler insana aksın, insan düşlere…” sözüyle anlatıyor. Annesiyle beraber piyano çalışmalarının yanında babasının okuduğu hikayelerdeki kahramanları çizerek anlatması hayal dünyasını oldukça geliştirmiş ve bunlar onda her şeyi daha çok öğrenme hevesi yaratmış. Yuliya Ergene; sanata olan ilgisinin ve başarısının genlerinde olduğunu söylüyor ve ekliyor; ‘’Başka bir şey düşünemedim zaten, bu benim genlerimde olan ve bana miras kalan bir yetenekti.’’

Hem çocukluk hem de gençlik döneminizde oldukça başarılı bir hayatınız var. Türkiye’ye gelmeye ve yerleşmeye nasıl karar verdiniz?
Türkiye’de yaşamak gibi bir planım yoktu. Piyanist olarak Hilton Adana, Mersin, Konya derken Türkiye’ye geldiğim üçüncü yılımda eşim Bülent Ergene ile tanışıp evlendim ve Aleks Berk dünyaya geldi. Bülent ile birlikte Türkiye’nin geleneklerini, insanlarını, yaşam tarzını daha yakından tanıdım. Bu süreçte birçok mutlu anı biriktirdim fakat hayat bazen acı sürprizler getirebiliyor. Bülent’i evliliğimizin 5. yılında kaybettim. Esas zorlukları bu kayıptan sonra yaşadım.

Bir kadın olarak yabancı bir ülkede, çocuğunuzla baş başa kalıyorsunuz, yolunuzu yeniden tek başınıza bulmak zorundasınız. O dönemde çok düşündüm gidip gitmemeyi fakat Bülent’in bana öğrettiklerini, bıraktıklarını Türkiye’de kalarak sahiplenmek ve yaşatmak istedim. Bu süre zarfında Randy Pausch’ un “Son Konuşma” adlı kitabını okudum ve bu kitap bende büyük bir etki bıraktı. Kendimi yeniden keşfetmeye çalıştığım bu dönemde bana yol gösterdi. Böylece her zorluk çalışma azmiyle başarıya dönüştü. Bu zor zamanlarda en büyük desteğim Bülent’in dostları Avukat Cengiz Akıncı ve sevgili eşi Lale Akıncı, Avukat Cengiz Söylemezoğlu, Nazım Burhanzade ve benim Türkiye’de ilk tanıdığım kişi ve dostum olan sevgili Rahmi Çöğendez oldu. Onlara hala teşekkür borçluyum.

Piyanist olarak Türkiye’ye geldiniz ve sizi herkes piyanist olarak tanıdı. Ama şu an Türkiye’nin ilk yabancı uyruklu müzayedecisisiniz. Müzayedecilik hikayeniz nasıl başladı?
Her işin başlangıcı diyeceğimiz güne öncesindeki yolculuklar getirir. Bu hikayenin başlangıcını anlatmak için de 2001 yılına dönmek gerekiyor. Adana Hilton’da piyano çaldığım lobide aynı zamanda RC Sanat Galerisi ve Bilkent Sanat Sokağı’nın kurucusu Rahmi Çöğendez’in küratörlüğünü yaptığı “21. Yüzyılın Antikaları” adlı büyük bir sergi vardı. Rahmi Çöğendez ile tanıştığımızda babamdan da bir ressam olarak bahsetmem benim bu yolculuğumun ilk adımı oldu aslına bakarsanız.

Rahmi Bey’ in Rus ve Ukraynalı ressamlara olan ilgisini duyduğum zaman ona babamın diğer ressam arkadaşlarında bahsettim. Bana onları Türkiye’ ye davet etmek ve tanışmak istediğini söyledi. Ben de bu durumun onları da çok mutlu edeceğini belirterek onları Türkiye’ye Rahmi Bey ile tanışmaları için davet ettim. Bu davet ile ilk profesyonel birlikteliğimiz başladı. Daha sonra “ Sizin İçin Sanat “ gibi birçok projede birlikte çalıştık.

2014 yılına kadar RC Sanat Galerisi’nin Kuzey Ülkeleri sorumlusu olarak görev yaptım. Türkiye’de ünlenmiş birçok kuzeyli sanatçıyı Türk sanat dünyası ile tanıştırdım. Valentin Rekunenko ile başlayan ve Aleksandr Melnikov, Vladimir Melnyk, Vladimir Trush, Viktor Shevchenko, Aleksandr Uglov gibi onlarca sanatçı RC ile çalıştı ve hala çalışmaya devam ediyorlar. O sıralarda Richard Branson’un “Takılma, Yap Gitsin” adlı kitabını okuyordum. Kitapta, hayatta zorluklar çıkabileceğini yine de bu durumların bizlerin yapmak istediği karşısında engel olmaması gerektiğini, her başlangıcın ilk adımı atmakla olacağını anlatıyordu. Çok etkilendim kitapta anlatılanlardan. Böylece 2015 yılında İstanbul’da bir galeri kurma hayalim önce bir fikre sonra icraata dönüştü. Bu konuyu Rahmi Bey ile paylaştığım zaman bana hiç rakip gözüyle bakmadı. Aksine bunu çok olumlu bularak kendisi her zaman bana destek oldu.

2016 yılında kurduğum AYA Galeri ilk sergisini İstanbul Zorlu Center’da açtı. Daha sonra Mövenpick İstanbul Golden Horn Otel’ de AYA Galeri olarak her ay farklı bir sanatçının sergisini yaptık. Müzayede fikri bana çok yabancıydı. Fakat bir gün Mövenpick Otel’in Rahmi Bey’den bir müzayede yapılmasını istemesi ve uzun yıllar görev aldığım RC Sanat Galerisi’nin bu isteğin karşılığında yönetime beni önermesi benim müzayede hikâyemin başlangıcı oldu.

İlk müzayedemden önce sevgili dostum Rahmi Bey’in bana hediye olarak bir müzayede zili vermesi ve o zilin üzerinde İngilizce yazan ‘‘İnanıyorum ki en iyisi olacaksın” sözlerini okuduğum zaman içimdeki heyecanla bu yoldan dönemeyeceğimi anladım. Zilin üzerinde yazdığı gibi en iyisi olma gibi bir iddiam yok fakat yaptığım işi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.

Bir müzayedeci olarak kendiniz de koleksiyoner misiniz?
Dostum Rahmi Çöğendez’ in çok güzel bir koleksiyoner tespiti var, o der ki; ‘‘bir insan cebindeki parayla doğru orantılı koleksiyoner olmaz. Bir ufak esere güçlükle sahip olsanız da içinizden eğer ‘daha çok param olsaydı daha çok esere sahip olmak isterdim’ duygusu yaşıyorsanız koleksiyonersiniz. Koleksiyonerlik tutkuyla, sevgiyle toplamaktır.” Evet ben bir koleksiyonerim. Ben bugün Türkiye’ye hep sevdiğim ve inandığım sanatçıları getirdim. Tabi ki kendime de güzel bir koleksiyon oluşturdum. Aynı zamanda Türk sanatçılarını da çok severek koleksiyonuma katıyorum.

Peki, günümüzde sanata yatırımı nasıl gözlemliyorsunuz?
Sanata yatırım geçmişte de bugün de geçerli. Sanat evrenseldir ve taşınabilir bir menkuldür. Aynı zamanda çok açık ifade edeceğim. Bizler sahip olduğumuz değerleri göstermeyi ve paylaşmayı severiz. Bundan gurur duyarız. Sanatı insanlarla paylaşmak sahip olduklarınızı göstermek aynı zamanda bir prestij ve sizin entelektüelliğinizdir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here