Ziya Kazan; İKİ VİRGÜL ARASINDA HEYKEL OKUMAK/OLMAK

0
755

“Şimdilik geleneksel ve çağdaş heykelin koordinatları arasında çalışarak üretim yapıyorum. Olabildiğince esnek ve bir o kadar olağanüstü. İyileşmeye çalışan bir yarayı kaşımak gibi! Keyif verici.”

Kendinizden, sanat ve yaşam süreçlerinizden bahseder misin?
1995 yılında Amasya’da doğdum. Alanıma ilk adımlarımın başlangıcı Ortaokul resim öğretmenim Çağdaş Tuğlu’nun resim sanatına olan yeteneğimi fark etmesiyle başladı. İlk adımlarımı cesurca atmamda en büyük destekçim ise babamdı. Böylece 2010 yılında Amasya Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nin özel yetenek sınavlarını kazanarak sahaya ilk adımlarımı atmış oldum. Lise dönemimde birçok karma sergiye katılarak kendimi ifade etme fırsatı yakalama şansım oldu. Öyle ki; bu birikimler gerekli alt yapıyı oluşturarak ilk kişisel sergi açma şansını yakalamamı sağladı.

Liseden mezun olduktan sonra artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşündüğümü hatırlıyorum. Tuval yüzeyinde gereken her şeyi yapmıştım. Sanırım iki boyutlu düzlem üzerindeki yanılsama beni yeterince tatmin etmiyordu. Üretimlerim daha çok hacim ve kütle etrafında geziyordu. Bir şekilde resmin karasularından çıkıp heykelin karasularına giriyordum. Öyle ya; gerçek kütle ve hacimle uğraşmak varken neden illüzyonistlik bir şeyin peşinde koşuyordum? Böylece kütlesel bir şeyin parçası olmaya karar vererek 2014 yılında Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünün özel yetenek sınavlarına girdim ve başarılı oldum. Böylece heykel serüvenim başlamış oldu.

Lisans dönemimde birçok ulusal, uluslararası karma sergi, sempozyum, workshop ve projelerde yer alma fırsatım oldu. Bu sayede heykel alanında teknik ve malzeme konusunda geniş bir yelpaze yakalama şansı elde ettim. Lise yıllarında açmış olduğum ilk kişisel sergimi, lisans yıllarında 2. ve 3. Kişisel sergiler takip etti. Bu sergilerin bir tanesi, Atatürk Üniversitesi Rektörlük Binası Mavi Fuaye Alanı’nda açmış olduğum, Kişisel İzler Heykel sergisi idi. Bir diğeri ise Ahi Evren Üniversitesi’nin talebi üzerine, IX. Uluslararası Arkeoloji Öğrenci Sempozyumun da açtığım karma heykellerimden oluşan sergiydi.

2016-17 yıllarında ise Atatürk Üniversitesine bağlı Üniversite Sanat Evi’nde çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilere heykel dersleri vermeye devam ettim. 2018 yılına gelindiğinde ise Atatürk Üniversitesi’nden, Güzel Sanatlar Fakültesi ikinciliği ve Bölüm birinciliği ile mezun oldum. Erzurum da başlayan heykel serüvenim 2018 yılında Hacettepe Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’ne özel öğrenci olarak başlamamla devam etti. Aynı yılın ikinci döneminde girmiş olduğum Yüksek Lisans sınavında başarılı bulunarak Lisansüstü eğitimime tam anlamı ile başlamış oldum. 2019 yılının Nisan ayında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde bulunan Açık Platform’da kendimi ifade etme olanağı sağlandı ve hocalarımın desteği ile ‘’O Taş Bu Taş’’ adlı 4. kişisel sergimi açtım.

Başlangıçtan bugüne gelirken heykel sanatında hangi yollardan geçtiniz?
Heykel yapmak sadece bir taşı, ahşabı yontmak veya kili modellemekten ibaret değildir. Esas olan nesne ve kavramla kurduğun ilişkide saklı olan, düşüncedir. Her fikrin heyecanında çarpışan, her seferinde kendine ve etrafına yeni bir dünya sunan bir mekândır. Bu açıdan bu mekânları yaratırken malzemeyi sadece araç olarak kullanırım. Düşüncemin etrafında temellenen öznelere en yakın, en sıcak malzemeyi ararım. Bu sebeple işim sürekli güncellenir. Bazen renk girer işin içine bazen resmin ta kendisi. Hepsi bir araya gelince ise meydana getirmek istediğim kütle.

Heykelinizi nasıl özetleyebiliriz? Heykellerinizde vermek istediğiniz mesaj nedir? Bunları nasıl kullanıyorsunuz? Son dönem yaptığınız bir heykeli veya seriyi ele alarak buradan heykelleriniz ile ilgili bir anlatım yapabilir misiniz? Heykellerinizde hangi sanatçıların etkisi hissedilebilir?
İşlerimi belirli dönemlerde ele aldığım konular üzerinden işlemeye gayret ederim. Bu bazen bir kent imgesi olur, bazen ise kentin tam ortasında kalan bir birey. Açıkçası değişiyor sürekli. Ancak son dönem işlerimi belirlediğim birkaç tane dünya verisi üzerinden ele aldım. Değişen sürecin oluşumunu irdelemeye, nesne de neden, nasıl ve niçin gibi sorulara ve bunların yanıtlarına yöneldim. Böylelikle üretimlerimin bel kemiğini oluştu. Örneklendirecek olursak son verilerim sıradan bir taş ve ipti. Aynı zamanda bu veriler insanlığın her döneminde bir şekilde aracı ya da aracısı olduğu nesnelerdi. Bu iki veri birbiri ile bazen formu, bazen dokusu ve bazen de rengine göre seçiliyor ve en ilkel yöntemler ile bir araya getiriliyordu. Herhangi bir becerinin altı çizilmeden pirimitifçe. İple sarılan taşın ne dokusu ne de rengi belli oluyordu ancak içinde ne olduğuna dair

merak uyandıran bir dürtüyü de tetikliyordu. Elimize almasak, ağırlığını hissetmesek içinde bir taş olduğunu anlamamızı sağlayacak hiçbir ipucu yoktu. Bu sebeple üstü kapanan şey, ne olduğuna dair bir fikir edinmemiz için bizi yanına davet ediyordu. Bazen gizlediklerinizi göstermek için kapatırsınız, onu hissetmeye çalışırsınız. Evet, tam olarak böyle “hissetmek/hissedebilmek” gibi… Aslında ‘’taş ve ip’’ bahaneydi, daha öncede bahsettiğim gibi nesneler benim için sadece bir araçtı. Son söz olarak, özellikle 2019 yılında yapmış olduğum üretimlerimde Andy Goldsworthy, Carl Andre ve Ugo Rondinone ve Anish Kapoor gibi sanatçıların etkileri açıkça hissedilebilir.

Sanatın sadece heykelle ve heykelde formalist bakış açısı ile sınırlanmaması gerektiği düşüncenizden hareketle, yaptığınız çalışmalardaki ve bu çalışmaları yapmak için kendinizde oluşturulması gereken yönleri ve gelecek için açılımızı anlatınız.

Açıkçası benim üretimimde yer alan nesneler salt olarak herhangi bir kategoriye ait değil. Hem resmin hem heykelin hatta zaman zaman saydıklarımdan çok daha fazla disiplinin öğeleri, ihtiyaç dahilinde hacimsel bir formda bir araya getirilir.

Sosyal medyanın sanata etkisi ve gençlerin sosyal medya üzerinden sağladığı katkı nedir? Sosyal medya aracılığı ile dünyadaki tüm heykellere ulaşılmak kolaylaştı, ama etkilenme de arttı. Düşünceniz nedir?
Sosyal medyanın sanata olan etkisinin hem avantajları hem de dezavantajları olduğunu açıkça görmek mümkündür. Bir yandan yerimizden kıpırdamadan ülkedeki veya dünyadaki sanatçıların işleri ve sergileri takip edebiliyor ya da ulaşılması zor galeriler de yer alan sergileri, sanal ortamda görebiliyoruz. Bu sayede her an her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşmak mümkün. Bu anlamda sosyal medyayı bende aktif olarak kullanıyorum ve işlerimi paylaşıyorum. Geçmişte değilim, gelecek içinde acele etmiyorum ben şimdideyim, şu an ne oluyor ve sanat dünyası nasıl ilerliyor, günümüzde kimler neler yapıyor. Biraz buraları eşeliyorum. Bu sayede genç sanatçılar olarak ürettiğimiz işleri sosyal medya ortamında paylaşmamız belirli bir kitleye de ulaşmamızı sağlıyor. Bu nedenle her türlü eleştiriye açık bir ortam hatta katkı sağlıyoruz. Etkilenme konusuna gelince, sanırım bu kelime artık çok masum geliyor bana. Açıkçası son dönemlerde başka sanatçının işlerini, direk kendine mal eden kişilere de rastlamak mümkün. Acı olan bir diğer taraf ise bu durum kanıksanmaya, normalleşmeye başladı. Bu daha ürkütücü geliyor bana. Böylesi bir sosyal medya ortamında özgün işleri takip edip taktir ederken, intihal yapan kişileri de rahatlıkla görüp eleştiri vererek saf bir ortam elde etmeye çalışıyoruz/yaklaşıyoruz.

Türkiye’de yaşayan bir genç heykeltıraş olarak yaşadığınız sıkıntılar nedir? Sanatta özgünlük konusu hakkındaki düşünceniz nedir? Özgünlüğe doğru yol alırken yapmanız gereken ve izleyeceğiniz yol nedir?
Ülke olarak heykel ve resim konusunda hala yıkamadığımız duvar ve aşamadığımız engeller var. Bu süreç diğer paydaşlarım gibi beni de oldukça yoruyor. Bu zorlu aşamaların gördükçe aşılacağı, zamanla kaybolacağı kanısındayım. Ancak içinde bulunduğumuz durumun bir savaştan farksız olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Çünkü sosyal medya üzerinden ulaştığım bilgilere dayanarak, özgünlük kavramının içinin boşaldığına/boşaltıldığına tanık oluyorum. Özellikle yurt dışında yaşayan sanatçıların işleri, ülkemizde birçok kişi tarafından birebir kopya edilmektedir. Kastettiğim üretimlerde konu, biçim benzerliği ya da akrabalıktan öte şeyler söz konusu. Daha da şaşılacak şey ise otoritelerin bu işlere bir alt başlık altında sahip çıkması/çıkmaya çalışmasıdır. Burada özgünlüğün dışında daha acı bir sorunla karşılaşıyoruz. Otorite kimdir, kim olmalıdır?
Bu topraklarda sahip olduğumuz değer ve kültürel zenginlik bizlerin esas sermayesidir. Bu sebeple özgün olmak için çok uzaklara gitmeye gerek olmadığı kanısındayım. Sadece biraz kendimize bakmamız lazım.

Başta heykel olmak üzere sizi ve sanatınızı etkileyen sanatçılar kimlerdir? Bu etkiye esas hangi yönleridir?
Öncelikle bugün durduğumuz yerin hakkını vermemiz lazım. Bunun için Duchamp Kosuth ve ardıllarını es geçemeyeceğim. Formalist biçimciliğe karşı çıkarak gerçek anlamda özün altını çizerek, bambaşka bir yere götürdüler sanatı. Diğer yandan ise Michael Heizer, Richard Serra, Donald Judd gibi ressamların, sanatın iki temel disiplini olan resim ve heykeli bambaşka mecralara taşıdıklarını, alanları genişlettiklerini ve bugün o alanda rahatlıkla üretim yaptığımızı söyleyebiliriz. Bu açıdan kazanılmış alanlarda yapmış olduğumuz fikir üretimleri bugün zenginleşerek, etkileşerek, sentezlenerek yoluna devam etmektedir.

Önümüzdeki dönem yurtdışı ve yurt içi sergileriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Henüz yurtdışı ve yurtiçi sergileri için bir plan yapmadım. Zamanı gelince bir şekilde her şey sırası ile oluyor o yüzden tahminde bulunmaya çalışmak veya bir liste oluşturmak anlamsız geliyor. Öncelik eğitimimde…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here