Yulia Ergene: “Sanat Benim Büyük Tutkum”

0
431

Türkiye’nin ilk yabancı uyruklu müzayedecisi, Park Dedeman Levent’te yer alan AYA Galerinin kurucusu, ARP Galerinin ortaklarından Yuliya Ergene Ukrayna’dan Türkiye’ye uzanan hayat hikâyesini, piyanistlikten müzayedeciliğe geçişini ve projelerini Ankara Life’a anlattı. Güçlü, hayatta yaşadığı zorluklar karşısında daima pozitif bakmayı bilen ve işinde oldukça başarılı bir kadın olan Ergene, hayat mottosunda Afşar Timuçin’in “yaşam bir sanattır, onun için ustalaşmak gerek” cümlesinden ilham aldığını söylüyor ve ekliyor; “düşlerimiz bizi bilime, sanata, hayata, dünyamıza, evrene akıtsın. Düşler insana aksın, insan düşlere…”

Annenizin müzikle ilgisi vardı, babanız ise ressam. Böyle bir ortamda çocuk olmak, büyümek eminim hem çok zevkli hem de insana çok şey katan bir durumdur. Sanatın sizin için anlamı büyük. Biraz bize çocukluğunuzdan bahseder misiniz?
Ukrayna, Sovyetler Birliği zamanında dışa kapalı bir ülkeydi. Tabi ki o günün şartlarında her şey daha zordu. Fakat ben çok şanslı bir çocuktum. Annemle piyano başında beraber çalışmalarım, babamın anlattığı hikâyelerdeki kahramanları çizerek anlatması hayal dünyamı oldukça geliştirmişti ve bunlar ben de her şeyi daha çok öğrenme hevesi yaratıyordu. Tabi yaşadığımız dünyada bilgi o zaman bugünkü gibi kolay elde edilmiyordu. Annemin ve babamın yanı sıra onların dostlarından çok şey öğrendim ve bu durum benim çocukluğuma çok büyük renkler kattı. O keyifli zamanlar yani çocukluğum beni bugünlere hazırladı diyebilirim.

Ukrayna’da eğitim çok önemliydi. Çocuklar için 5 yaşından itibaren yeteneklerine göre eğitim seçimi yapılırdı; resim, müzik ve spor bunun temelini oluşturuyordu. Benim de seçimimi içinde yaşadığım ortam belirledi. O yaşlarda piyano başında vakit geçirmekten son derece zevk alıyordum ama öte yandan da bir şeyler karalamak ve resim yapmak da beni mutlu ediyordu. Çevrem müzik yeteneğimi görüyor ve bana sürekli büyüyünce harika bir piyano öğretmeni olacağımı söylüyorlardı. Başka bir şey düşünemedim zaten, bu benim genlerimde olan ve bana miras kalan bir yetenekti.

Çocukluğunuzda başlayan müzik serüveni, gençlik döneminizde nasıl ilerledi?
Müzikle iç içe geçirdiğim eğitim yıllarım çok keyifliydi. Bu yüzden çocukluğumdan gençliğime geçişim çok güzel, mutlu bir birey olarak devam etti. Başarılı bir öğrenciydim. Çünkü müzik ve resimle dolu olan renkli bir ev ortamındaydım. Girdiğim okulda piyano bölümü için 200 kişi sınava girmişti ve sadece 20 kişi alınmıştı.

Çok zorlu bir okuldu fakat bana kolay gelmişti. Çünkü ben başarının çalışmakla kazanılacağını ve sürekliliğin ise sevdiğin işi yaparak sağlanacağını çok iyi biliyordum. Gençlik yıllarımı bugünlerle kıyaslarsam çok keyifli paylaşımlarımız vardı. Tek farklılık bugünkü gibi dünyaya daha açık olamıyorduk.

Daha sonra Türkiye maceranız başlıyor. Buraya gelmeye nasıl karar verdiniz?
Adana ve Mersin Hilton Genel Müdürü Demir Gürel Bey’in daveti üzerine 2000 yılında Adana Hilton’a piyanist olarak geldim. O zamana kadar birçok yurt dışı planım vardı fakat benim için önemli olan bu planları gerçekleştireceğim yerlerin kurumsallığı ve ciddiyetiydi. Tabii Hilton bu anlamda çok önemli bir davetti. Adana, Mersin ve Konya Hilton Otelleri olmak üzere iki yıl boyunca piyanistlik yaptım.

Buraya ilk geldiğinizde neler farklı geldi?
Tabi ki çok şeyler farklı geldi. Değişik kültür anlayışı var bir kere. Ama bunların ötesinde en enteresan gelen şey ilk olarak kadınların çalışma dünyasındaki yerinin azlığı dikkatimi çekti. Bugün etrafımda çalışan kadınların başarılarını görünce hala bu anlayışın devam ettiğine inanamıyorum. Buraya geldiğim günden beri Türkçe’yi çok seviyor bu yüzden de çok öğrenmek istiyordum. Bana ilk kelimelerimi Hilton Oteli Genel Müdürü Demir Gürel’in eşi olan ve her zaman ikinci annem olarak gördüğüm Tuluğ Gürel öğretmişti.

Türkiye’de nereleri gezme fırsatı yakaladınız?
Adana’da başladığım Türkiye yolculuğu İstanbul’da son buldu. Yıllar içinde Akdeniz ve Ege sahillerini dolaştım. Ama yine de tekrar Adana ve Mersin’i görmek ve bugünkü hislerimle oraları tekrar yaşamak istiyorum. Görmeyi çok arzu ettiğim yerler arasında Güneydoğu ve Karadeniz de var.

Türkiye’de kalmaya nasıl karar verdiniz?
Türkiye’de yaşamak gibi bir planım yoktu. Piyanist olarak Hilton Adana, Mersin, Konya derken Türkiye’ye geldiğim üçüncü yılımda eşim Bülent Ergene ile tanışıp evlendim ve Aleks Berk dünyaya geldi. Bülent ile birlikte Türkiye’nin geleneklerini, insanlarını, yaşam tarzını daha yakından tanıdım. Bu süreçte birçok mutlu anı biriktirdim fakat hayat bazen acı sürprizler getirebiliyor. Bülent’i evliliğimizin 5. yılında kaybettim. Esas zorlukları bu kayıptan sonra yaşadım. Bir kadın olarak yabancı bir ülkede, çocuğunuzla baş başa kalıyorsunuz, yolunuzu yeniden tek başınıza bulmak zorundasınız. O dönemde çok düşündüm gidip gitmemeyi fakat Bülent’in bana öğrettiklerini, bıraktıklarını Türkiye’de kalarak sahiplenmek ve yaşatmak istedim.

Bu süre zarfında Randy Pausch’ un “Son Konuşma” kitabını okudum ve bu kitap benim üzerimde büyük bir etki bıraktı. Kendimi yeniden keşfetmeye çalıştığım bu dönemde bana yol gösterdi. Böylece her zorluk çalışma azmiyle başarıya dönüştü. Bu zor zamanlarda en büyük desteğim Bülent’in dostları Avukat Cengiz Akıncı ve sevgili eşi Lale Akıncı, Avukat Cengiz Söylemezoğlu, Nazım Burhanzade ve benim Türkiye’de ilk tanıdığım ve dostum olan sevgili Rahmi Çöğendez oldu. Onlara hala teşekkür borçluyum.

Piyanist olarak geldiğiniz Türkiye’nin şu an ilk yabancı uyruklu müzayedecisisiniz. Müzayedecilik hikâyeniz nasıl başladı?
Her işin başlangıcı diyeceğimiz güne öncesindeki yolculuklar getirir. Bu hikâyenin başlangıcını anlatmak için de 2001 yılına dönmek gerekiyor. Adana Hilton’da piyano çaldığım lobide aynı zamanda RC Sanat Galerisi ve Bilkent Sanat Sokağı’nın kurucusu Rahmi Çöğendez’ in küratörlüğünü yaptığı “21. Yüzyılın Antikaları” adlı büyük bir sergi vardı. Rahmi Çöğendez ile tanıştığımızda babamdan da bir ressam olarak bahsetmem benim bu yolculuğumun ilk adımı oldu aslına bakarsanız. Rahmi Bey’ in Rus ve Ukraynalı ressamlara olan ilgisini duyduğum zaman ona babamın diğer ressam arkadaşlarında bahsettim. Bana onları Türkiye’ ye davet etmek ve tanışmak istediğini söyledi. Ben de bu durumun onları da çok mutlu edeceğini belirterek onları Türkiye’ye Rahmi Bey ile tanışmaları için davet ettim. Bu davet ile ilk profesyonel birlikteliğimiz başladı. Daha sonra “ Sizin İçin Sanat “ gibi birçok projede birlikte çalıştık.

2014 yılına kadar RC Sanat Galerisi’nin kuzey ülkeleri sorumlusu olarak görev yaptım. Türkiye’de ünlenmiş birçok kuzeyli sanatçıyı Türk sanat dünyası ile tanıştırdım. Valentin Rekunenko ile başlayan ve Aleksandr Melnikov, Vladimir Melnyk, Vladimir Trush, Viktor Shevchenko, Aleksandr Uglov gibi onlarca sanatçı RC ile çalıştı ve hala çalışmaya devam ediyorlar. O sıralarda okuduğum Richard Branson’un “ Takılma, Yap Gitsin” adlı kitabını okuyordum. Kitapta, yaşadığımız hayatta zorluklar çıkabileceğini yine de bu durumların bizlerin yapmak istediği karşısında engel olmaması gerektiğini, her başlangıcın ilk adımı atmakla olacağını anlatıyordu. Çok etkilendim kitaplarda anlatılanlardan ve kendimi gördüm diyebilirim. Böylece 2015 yılında İstanbul’ da bir galeri kurma hayalim önce bir fikre sonra icraata dönüştü. Bu konuyu Rahmi Bey ile paylaştığım zaman bana hiç rakip gözüyle bakmadı. Aksine bunu çok olumlu bularak kendisi her zaman bana destek oldu.

13 Ocak 2016 yılında kurduğum AYA Galeri ilk sergisini İstanbul Zorlu Center’da açtı. Daha sonra Mövenpick İstanbul Golden Horn Otel’ de AYA Galeri olarak her ay farklı bir sanatçının sergisini yaptık. Müzayede fikri bana çok yabancıydı. Fakat bir gün Mövenpick Otel’in Rahmi Bey’den bir müzayede yapılmasını istemesi ve uzun yıllar görev aldığım RC Sanat Galerisi’nin bu isteğin karşılığında yönetime beni önermesi benim müzayede hikâyemin başlangıcı oldu. İlk müzayedemden önce sevgili dostum Rahmi Bey’in bana hediye olarak bir müzayede zili vermesi ve o zilin üzerinde İngilizce yazan ”inanıyorum ki en iyisi olacaksın” sözlerini okuduğum zaman içimdeki heyecanla bu yoldan dönemeyeceğimi anladım. Zilin üzerinde yazdığı gibi en iyisi olma gibi bir iddiam yok fakat yaptığım işi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.

Başlangıçta aksanımı problem etmiştim. Ama çevremden bu konuda çok olumlu tepkiler alınca endişelerim yok oldu. Hatta onların bunu çok sempatik bulmaları beni mutlu etti. Bunların birikimi ile AYA Gallery& Müzayede Evi oluştu. RC Sanat Galerisi’nin ana felsefesi olan sanatı sürdürmek ve geleceğin koleksiyonerlerini yaratmak amacı ile ortaya koyduğu “Her duvar bir orijinali hak eder” mottosu bizim de ana felsefemiz haline geldi. Biz de bu ilkenin İstanbul’daki temsilcisi olduk.

Düşlerin ressamı Ukraynalı ressam Valentin Rekunenko da sizin sayenizde Türkiye’de ilk resim sergisini açtı. Aynı zamanda babanızın da arkadaşı olan Rekunenko’dan öğrendiğiniz şeyler var mı?
Valentin Rekunenko benim için baba yarısı sayılır. Çok sevdiğim ve hayran olduğum bir insan ve sanatçıdır. Benim ondan resim ve ressam hakkında öğrendiğim altın değerinde bir hikayesi vardır. Rekunenko der ki; “Bizler akademiye kırk kişi girdik. Otuz altı kişi mükemmel resim yaparak mezun oldu. Beş kişi de ressam olduk. Zaten mayamızda ressamlık vardı. Resim yapanlar mükemmel olmak zorundaydı. Nedeni ise eğitimin zorluğuydu. Hocalarımız derse ellerinde bıçakla gelir; beğenmedikleri resimleri keserlerdi. Malzeme pahalıydı onun için en iyisini yapmak zorundaydık.” Bu hikaye ressamların değerini daha çok anlamamı sağladı. Rahmi Bey de bundan çok etkilendi.

İlk müzayedeniz nasıl geçmişti? Sizce müzayedeciliğin altın kuralları neler, nasıl olmalıdır?
İlk müzayedem 9 Nisan 2017 yılında gerçekleşti. Tabii ki en heyecanlı müzayedem de oydu. Öte yandan tüm dostlarımın gelmesi beni çok mutlu ve motive etti. Ukrayna’da 5 yıl çocuk tiyatrosu yönetmem topluluğa karşı konuşma konusunda rahat olmamda büyük rol oynadı. Bugün artık 13’ncüsüne hazırlandığım müzayede, hayatıma çok farklı bir renk kattı ve benim için çok büyük bir tutku oldu. Piyanonun başında kendi dünyamda geziyor ve huzur buluyorum. Müzayede kürsüsünde ise başkalarının dünyalarına giriyor onlarla temas ve diyaloglar kurarken inanılmaz heyecan duyuyor ve enerji alıyorum. Benim müzayedelerime gelen sanatseverlerin yanı sıra aileleriyle gelen çocukları görmek ve o çocukların bizim müzayedelerimizi izleyerek, sergilerimizi gezerek sanatı öğrenmeleri ve anlamaya çalışmaları beni mutlu ediyor. Böylece yeni nesil koleksiyonerler ilk adımını atmış oluyorlar.

RC’nin kurucusu Rahmi Çöğendez ile dostluğunuzu, iş ortaklığı ile de bir araya getirdiniz….

Eğer yaptığınız işte Rahmi Çöğendez gibi bir yol arkadaşınız ve ortağınız varsa projeler bitmez. Biz, RC ve AYA iyi bir takımız ve bu ikilinin yarattığı bir ARP Galeri var. ARP Galeri; AYA Galeri ve RC’nin ortak açtığı Hilton İstanbul Bosphorus’ da bulunuyor. Burada daha çok ayda bir 10 günü geçmeyen kişisel sergiler yapılıyor. Aynı zamanda İstanbul için fuar ve sanatsal etkinlikleri ARP olarak birlikte gerçekleştiriyoruz ve bu sene sonunda ARP Galeri olarak RC’nin yarattığı sessiz müzayede konseptini Bodrum OASİS AVM’ de bulunan sanat galerisinde sürekli uygulayacağız. Yani ARP Galeri yavaş yavaş İstanbul dışına çıkıyor. Kim bilir belki bir gün Türkiye sınırları dışına da dünya ressamlarını temsil ederek çıkacak. Bizim en büyük özelliğimiz 18 yıllık dostluktu. İyi bir dost koleksiyonumuz oldu. Kazandığınız dostluklarla, ufak dokunuşlarla bugünlere geldik. RC olmasaydı, bugün AYA olmazdı. RC’ye sorarsanız Yuliya Ergene olmasaydı, RC’nin yarısı olmazdı. Hayattaki ufak dokunuşlar geleceğinizi çok enteresan şekilde belirleyebiliyor. Adana, Mersin Hilton Genel Müdürü sevgili Demir Gürel’in sanata ilgisi olmasaydı biz bugün burada olmadığımız gibi ARP da olmazdı. İçimdeki resim sevgisinin büyümesi RC ile oldu. RC’nin uluslararası olması benimle başladı. “Sizin İçin Sanat,” yeni nesil müzayedeler, Bilkent Sanat Festivali… Projeler bitmiyor. Dünyadaki en güzel yorgunluk bu işi yapıyor olmak bence.

Şu anki AYA Galeri olarak projeleriniz neler?
Benim kurduğum ve yönettiğim AYA Galeri Park Dedeman Levent’te otel içerisinde yer alıyor. Otel içerisinde sergi alanlarının kurulmasını sanata büyük katkı olarak görüyorum. Bugünlerde insanlar çok yoğun ve hızlı yaşıyorlar. Bu konsepti hızlı ve yoğun yaşamak zorunda kalan, sanatsever olup, sergi gezmeye pek vakit bulamayan insanlar için harika bir çözüm olarak görüyorum. Çalışan insanların ne yazık ki gün içinde sergi gezecek çok vakti olmuyor. AYA Galeri, Park Dedeman Levent Otel’in içerisinde yer alan toplantı salonlarının olduğu yerde kurulu. Her hafta neredeyse AYA Galeri’nin de bulunduğu katta altıya yakın kurumun toplantısı gerçekleşiyor. Toplantıya gelen çalışanlar dinlenme zamanlarını AYA’da geçiriyor ve bize teşekkür ediyorlar, böyle bir imkân için.

Ayrıca galerimiz otel içerisinde yer aldığı için sanatseverler 24 saat boyunca eser alabiliyorlar. AYA Galeri olarak her ay düzenli müzayede yapıp yeni nesil koleksiyonerler yaratmak, sanatı herkese tanıtmak ve sevdirmek bizim nihai amacımız. Bu amaç doğrultusunda da projelerimizi geliştiriyor ve ilerliyoruz. Bu süre zarfında kişisel ve karma sergilerimize devam ediyoruz. Çizgimizi korumaya ve daha iyiye taşımak için sürekli çalışıyoruz. İnsanların da günden güne çoğalarak galerimizi tanıması ve destek vermeleri bizi mutlu ediyor.

Müzayedeci olarak kendiniz de koleksiyoner misiniz?
Dostum Rahmi Çöğendez’ in çok güzel bir koleksiyoner tespiti var, o der ki; ”bir insan cebindeki parayla doğru orantılı koleksiyoner olmaz. Bir ufak esere güçlükle sahip olsanız da, içinizden eğer ‘ daha çok param olsaydı, daha çok esere sahip olmak isterdim’ duygusu yaşıyorsanız koleksiyonersiniz. Koleksiyonerlik tutkuyla, sevgiyle toplamaktır.” Evet ben bir koleksiyonerim. Ben bugün Türkiye’ye hep sevdiğim ve inandığım sanatçıları getirdim. Tabi ki kendime de güzel bir koleksiyon oluşturdum. Aynı zamanda Türk sanatçılarını da çok severek koleksiyonuma katıyorum.

Günümüzde sanata yatırımı nasıl gözlemliyorsunuz?
Sanata yatırım geçmişte de bugün de geçerli. Sanat evrenseldir ve taşınabilir bir menkuldür. Aynı zamanda çok açık ifade edeceğim. Bizler sahip olduğumuz değerleri göstermeyi ve paylaşmayı severiz. Bundan gurur duyarız. Sanatı insanlarla paylaşmak sahip olduklarınızı göstermek aynı zamanda bir prestij ve sizin entelektüelliğinizdir.

İlk aşkınız piyano şu an hayatınızın neresinde?
Müzik hep hayatımda olacak, hayata onunla nefes almaya başladım. Bu havayı hala soluyor ve hissediyorum. Piyano dersleri vermeye devam ediyorum; Londra Kraliyet Müzik Akademisi’nin (ABRSM) sertifikalı programlarına öğrenciler yetiştiriyorum.

Aleks Berk sizin gibi sanatla iç içe büyüyor. Ona sanatla ilgili ilk öğrettiğiniz şeyi hatırlıyor musunuz?
Aleks Berk şimdi 14 yaşında. 7 yaşından bu yana hala çok severek piyanoda çaldığı Scott Joplin “Entertainer “ parçasını öğretmiştim ona. Aleks Berk’ in çok iyi bir kulağı var. Ayrıca sesi de çok güzel, her zaman her yerde şarkı söylemeyi çok sever.
Arzuları onu nereye götürecek bilemem bunun için zaman lazım ama anne olarak onun kendi sevdiği yolu bulmasını çok arzu ederim. Ayrıca ilk müzayedemden bu yana da bana büyük bir olgunluk ve dikkatle yardımcı oluyor. AYA’nın açılımı ‘Aleks Yuliya Art.’ Kim bilir bu onun kaderi üzerinde bir işaret de olabilir.

Ukrayna’ya gidiyor musunuz, buradayken oraya dair özledikleriniz neler?
Ukrayna’ya sık sık gidiyorum. Özellikle ressamların atölyelerini ziyaret için. Özlediklerime gelince tabi ki annem, kardeşim, ailem ve arkadaşlarım. Doğduğum topraklar benim için her zaman çok değerli. Ama işim, geleceğim, hayatım. Her şeyden önce oğlumun vatanı ve benim vatanım Türkiye. Olumlu, olumsuz tüm şartlarda Türkiye’ye inanıyor ve Türkiye’yi seviyorum.

Kişisel gelişim özellikle kişilik analizi gibi konulardaki seminerleri özellikle takip ettiğinizi biliyorum. Sizin hayat görüşünüz nedir? Bir film ve kitap önermek isteseniz bu hangileri olurdu?
Günümüzün dünyasında istediğiniz her şey elinizin altında. Teknolojiden dolayı çok çabuk elde ediyor, çok çabuk tüketiyoruz her şeyi. Ben hayatta elde ettiğimiz, edemediğimiz, başımıza gelen tüm iyi ve kötü olayların çok büyük kıymetinin olduğunu düşünüyorum, hatta işaret olarak görüyorum. Hayatı çok seviyorum ve bu yüzden de pozitif bakıyorum. Ben kendimi çok şanslı sayıyorum, çünkü benim yaptığım iş aynı zamanda benim hayat tarzım. Psikoloji, felsefe ve sosyoloji barındıran her şeyi takip etmeye çalışırım. Okuduğum kitaplarda, filmlerde de böyledir. Önerebileceğim kitap ve filme gelince Randy Pausch’un Son Konuşma kitabı, film ise kesinlikle Jack Nicholson ve Morgan Freeman’ın başrollerde yer aldığı Bucket List ( Şimdi Ya Da Asla). Hayat bize verilen en büyük hediyedir. Ama her zaman her şey yolunda gitmeyebilir. Hayatın farklı inişleri ve çıkışları olabiliyor.

Başımıza gelen güzel olaylarda tabi ki mutluyuz fakat gelen kötü olaylarda neden bizi bulduğunu sorgulamak yerine, bu olaylardan neler öğrenebileceklerimizi keşfetmeliyiz. Büyük bir ihtimalle de o kötü olaylar zaten bizlere bir şeyler öğretmek için varlar. Ancak bu yöntemle krizleri fırsata çevirip, doğru yolu bulabiliriz. Her zaman söylediğim gibi hayat bir tuval ve fırça bizim elimizde. Hayatı renkli yaşayın. Sanatla kalın.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?
Öncelikle, bugünleri 2 yıl önce kaybettiğim babamla çok paylaşmak isterdim. Bu içimde bir hüzün olarak kaldı. İkinci olarak sevgili kayınvalidem ve kayınpederim Vildan-Cahit Ergene’ye her zaman beni kızları gibi gördükleri için teşekkür ediyorum.
Tabii ki bugünlere gelmemdeki en büyük katkıyı sağlayan başta sevgili dostlarım Rahmi Çöğendez, Demir Gürel’e, sanata verdikleri destekleri ile Dedeman Otelleri Genel Müdürü Emrullah Akçakaya ve şu anda bizi misafir eden Park Levent Dedeman Otel’in Yöneticisi sevgili Tunay Erdal, Hilton Worldwide Türkiye Genel Müdürü Armin Zerunyan, Hilton İstanbul Bosphorus Otel’in Genel Müdürü Tolga Aytan, Hilton Worldwide İstanbul Bölge Otelleri Pazarlama Müdürü Derya Tıkansak’ı unutmak mümkün değil. En büyük teşekkürümü de bana dergisinde yer veren değerli dostum Sertaç Kantarcı ve ekibine gönderiyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here