Mehmet Turgut: “Sadece Tatminsiz Bir Fotoğrafçıyım”

0
375

O sabah hayli neşeliydim. Ne de olsa güneşli bir sonbahar gününde işin ehli biriyle buluşacaktım. Özellikle son yıllarda popüler olan ve hatta hak ettiği değeri yeni yeni almaya başlayan fotoğraf sanatçılığı ile ilgili Mehmet Turgut’a canım ne istiyorsa onu sormak üzere güne başladım.

Alanında dünyanın en iyilerinden biri ve anı ölümsüzleştiren hatta ana değer katan bir fotoğrafçıyla sözleştiğimiz vakitten önce buluştuk. Şunu itiraf etmeliyim ki kendimi şişkin egolu birine hazırlamıştım ama kendisi bitki çayımın demini düşünecek kadar ilgili, bende herkes gibiyim ama azıcık yakışıklısından diyecek kadar kendini seven, dijitalleşmedeki çılgınlığa kendini hazırlayacak kadar yenilikçi, kendini 40’a hazırlayacak kadar yaşanmışlığı olan ve bana bulaştıracak kadar hasta (grip) biriydi.

“Alışagelmiş soruların dışına çıkmışsınız, sırada ne var acaba diye düşündürdünüz açıkçası” dediği yerleri ve bol kahkahalı sohbetimizi kendime sakladım, belki bir gün “Dünlük” dediğim yazılarımla buluşur bu kahkahalar, kim bilir.
Şimdilik siz değerli okurlarımla paylaşmak üzere, Mehmet Turgut hapşırıkları eşliğinde, deşifre ettiğim röportaj çıkınımda neler var.

Siz kim değilsiniz?
Öncelikle yalancı değilim. Fotoğrafçıdan başkası değilim. Hani vardır ya, bazıları fotoğrafçı kostümü giyer bazıları ise gerçekten fotoğrafçıdır, işte bende sadece fotoğrafçı olanlardanım. Ayrıca düşünüldüğü gibi çok agresif, köşeleri olan snop bir insan değilim.

Şımarık mısınız?
Bazen şımarabiliyorum. Mesela yakın arkadaşlarımın yanında ve kız arkadaşımın yanında şımarabiliyorum. Onun dışında şımarabileceğim başka bir alanım yok açıkçası.

En güzel kareler doğal olanlarken, bunu bile bile neden poz veririz?
Motto Müzik ile Youtube kanalında “Haberim Yokmuş Gibi Çek” diye bir program yapmaya başladık o yüzden bu soru çok manidar oldu açıkçası. Yerine göre değişir o. Bazı insanlar poz vermediği zaman iyi fotoğraf verir bazıları ise poz verince. Fotojenikse sana bakarak da çok şey anlatabilir esasında.

Sizi vizörün arkasından kameranın önüne geçiren enerji nedir?
Önüne geçiren enerji yine fotoğraf. Yani sonuçta yılda 4-5 tane dizi teklifi geliyor. Hatta komite tarafından uzun metrajlı başrol teklifleri de. Hepsini kibarca reddediyorum. Ama fotoğrafla ilgili bir konu olduğu zaman, işimle alakalı kamera önüne geçmem istendiğinde fotoğrafı anlatmak için geçiyorum. Aslında beni oraya iten şey şu; son iki-üç yıldır birikimlerimi gençlere aktarmak istemem. Aktarmak için bir dönem Bilgi Üniversitesinde dersler verdim, sonra kendi özel atölyelerimi yapıyorum. Çeşitli markalarla iş birliği yapıp onlara çeşitli fotoğraf seminerleri veriyorum. Artık kırklı yaşlara geliyorum ve bilgi aktarımı psikolojisine girdim. Televizyon ve internette bilgilerinizi aktarabileceğiniz en iyi mecralarından bir tanesi. Fotoğraf yüzünden geçtim yine kameranın önüne yani.

Sevgili Yekta Kopan’la hazırladığınız 40’ın çıkışı nereden? Yaşımı dondurayım düşüncesi mi oldu?
Yekta’da Motto Müzikte program yapıyor. Aslında 30 çıktı, yine Yekta Kopanla yaptığımız. Şimdi de her 10 yılda bir derleme fotoğraf kitabı yapalım dedik. 30’lu yaşlarda yaptığım, uluslararası platformlarda sergilenmiş ve ödül almış işlerden seçki yapıp, derleyip kitap yaptık. Seneye 40 oluyorum ve 30’la 40 arasında ne işler yapmışız diye arşive bakıp onlardan bir derleme yapacağız.

Edebiyatla Fotoğrafın ortak noktası var mı? Varsa nedir?
Aslında edebiyat, resim, heykel, bale gibi tüm sanat dallarının hepsi birbiriyle bağlantılı. Edebiyatın her zaman fotoğrafa ihtiyacı var. Fotoğrafında her zaman edebiyata ihtiyacı. Müziğin edebiyata, edebiyatın müziğe. Sonuçta hepsi birbirinden beslenir ve birbirini başka yere taşır. Benim edebiyatçı, dansçı, romancı arkadaşlarım var. Onarla olan paylaşımlarım benim fotoğraflarıma katbekat olumlu yönde etkili oluyor. Eminim ben de onlara katkı sağlıyorum.

Sizin gözünüzde kadın ve erkek modeller arasındaki en belirgin özelliği merak ediyorum.
Tarihte de baktığımız zaman kadın tabii ki, müzikte, resimde, şiirde, romanda, dansta kısacası tüm sanat dallarında hep öne çıkmıştır. Sanata ve duygulara esin kaynağıdır. Ama erkek hep 2.planda kalmıştır. Kadın kadar estetik değiliz biz. İlginçtir sadece insanda böyle. Hayvanlarda ise erkek daha gösterişli, estetik ve güzel. Geçenlerde Fettah’la da (Fettah Can) aynı konuyu konuştuk. Doğada erkekler daha renkli; ama bir tek insanlarda kadın daha estetik ilginç bir şekilde.

Sizin gibi fotoğrafçılar sizce normal mi?
Diğer ifade ile siz normal biri misiniz? Kimse normal değil bence. Sadece kontrol edebilen ve edemeyen var. Kontrol edebildiğiniz kadar normalsiniz yani.

Akıllı telefonlar ve uygulamalar sayesinde hepimiz Mehmet Turgut olduk benzetmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ne güzelmiş, bu benzetmeyi ilk defa duydum (gülüyor) Sanırım konuya oradan bakmadığım için fark etmedim. Ama ne mutlu bana, keşke herkes Mehmet Turgut olsa. O zaman bu ülke çok daha yaşanabilir ve güzel bir ülke olurdu. Sanat her şeyi güzelleştiriyor ne de olsa.

Aile fotoğrafçılığından, sanat fotoğraflarına geçişinizdeki dönüm noktanız nedir?
3 kuşak fotoğrafla uğraşıyoruz. Bende çok aşırı keskin bir köşe yok aslında. Belki de o yüzden kalıcı oldu Mehmet Turgut ismi. Çünkü bir gecede ünlü olan şarkıcı ya da dizi oyuncusu değilim. Bir kitap yazarak ya da bir fotoğraf çekerek gündeme gelmedim ben. Yavaş yavaş, fotoğraf sanatına efor sarf ederek. Yıllarca yurt dışında sergiler yaparak. Sergilere, yarışmalara, işime yatırım yaparak, yurt dışında ve içinde alanımda kendimi kabul ettirerek, öncelikle edebiyatçılarla, rockçılarla çalışıp onların fotoğraflarını çekerek sonra yavaş yavaş yelpazeyi genişleterek, sindire sindire olduğu için bu noktadayım.

Peki bu sindirme sürecinde hiç mi sanrı ve sancılarınız olmadı?
Herkes gibi benim de oldu. Mesela ben hayatımda birçok kez sıfır noktasına geldim. Ankara’da yaşıyordum ben, iki tane stüdyom vardı. Çok iyi para kazanıyordum. Sonra İstanbul’a gelip bir anda sıfır noktasına indim. İstanbul’da beni kimse tanımıyordu. Ne beni destekleyen abilerim vardı ne de cebimde milyon dolarım. Böyle bir durum yoktu açıkçası. Yılmadım ama.

Peki şimdi milyon dolarlarınız var mı?
Yine milyon dolarlarım yok (kahkaha atıyor) Babamın bir lafı vardır “Sen fotoğrafçısın, zorlama çok zengin olamazsın, sen hep fotoğrafçı kalacaksın”. O yüzden benim cebime birazcık para geçse ben yine fotoğrafa yatırım yapıyorum. Hemen ekipman alıyorum. Daha çok para geçse daha büyük stüdyoya yatırım yapıyorum. Bu bir hastalık nihayetinde.

Şu anda Türkiye’ye mal olmuş birçok kişinin -siz de dâhil- Ankara menşeili olduğunu fark ettim. Bu kadar çok sanatçının Ankara tozunu yutması tesadüf mü?
Ben baya bir yuttum, 30 sene kadar (gülüyor) Her ilden sanatçı çıkıyor aslında. Yaşar Kemal’de Adana’dan çıktı. Bu konuyla ilgili şöyle bir tezim var esasında. İstanbul’da bir yerlere gitmemek için çaba sarf ediyorsunuz. Bir filmin galası, bir açılış, bir lansman derken bir haftanın 7 günü için masanıza 10 tane davetiye geliyor ve artık bir yerden sonra hiçbir yere gitmemeye başlıyorsunuz. Ama bazılarına da gitmek zorundasınız. Hiç gitmeyeceğim deseniz bile haftanın birkaç günü yine dışarıdasınız. Ama Ankara’da böyle bir şey yoktu. Ankara’dayken sosyalleşme aracım stüdyoydu.

Dansçı, oyuncu arkadaşlarımı toplayıp onlara plastik makyajlar yapıp, konsept fotoğraflar çekip onlarla sosyal ortam yaratırdık. Böyle olunca da her gün bir iki konsept üretmeye başlıyorsunuz ve o sizin rutininiz haline geliyor. Çok çalışıyorsunuz. Bu müzisyen içinde geçerli, yazar içinde, senarist içinde. Kafa çok rahat, bölünmüyorsunuz burada. Yaptığınız işten başka uğraşacak başka bir şey yok.

Ben kendimi şizofren diye tanımlarım mesela, sizce de sanatla uğraşanlar şizofren midir?

Özellikle şairler şizofren bence (gülüyor) Biri ben şairim derse ona biraz daha dikkatli yaklaşmak lazım. Korkarım ben şairlerden. Şizofren değilimdir ama bende üretme arsızlığı ve tatminsizlik var.

Tatminsizim dediniz ya, yaptığınız işten tatmin olamıyor musunuz?
Mesela bir sergi hazırlarken dokuz doğuruyorum, sergiyi yaptığım akşam gelen sıradan insanlar, koleksiyonerler, sanatçılar, basına yansımalar, benimle ilgili çıkan yazılar ve söylenenler, sergimle ilgili geri dönüşler keyif veriyor, bir hafta sonra ise daha iyisini istiyorum. Yetinmiyorum.

Olumsuz yazanlar oldu mu? Eleştirilere açık mısınız? Eleştiri kamçılar mı yoksa hevesinizi kaçırır mı?
Yok olumsuz yazan olmadı. Kimin eleştirdiğine bağlı. Kaç tane foto eleştirmeni var ki?

Neden foto eleştirmeni yok?
Çünkü çok yeni bir sanat, sanat bile değil hala. Sadece Türkiye’de değil, dünyada bile çok az. Türkiye’deki galericiler daha yeni yeni fotoğrafları galerine almaya başladı. Bugüne kadar bir galeriye girmek için resim ya da heykel yapmanız gerekiyordu. Artık giriyor.

Bunda payınız var mı?
Elbette var.

Gelecekte fotoğrafçılık nerede olacak?
Bu teknoloji bu hızla giderse fotoğrafçılık çok ilginç yerlere gidecek. Son 15 yılda bizim hayal edemeyeceğimiz derecede, hızlı ve garip bir şekilde ilerledi ve bundan sonraki 15 seneyi hayal bile edemiyorum. Çünkü arttırılmış gerçekçilik diye bir şey var artık. Teknolojinin ilerlemesiyle beraber gözlere takılan projeksiyon lenslerle çalışacaklar ve bu kısa süre sonra hayatımızın içerisinde olacak. Yakında fotoğraf makinaları gözlerimizin içinde olacak. Birbirimize bakarak fotoğrafımızı çekeceğiz.

Bu çok korkunç bir şey!
Yani, elbette korkunç. Black Mirror serisi var, AnkaraLife okurlarına da tavsiye ederim. Hatta üçüncü sezonu da yeni yayınlandı. Ben gelmeden hepsini bitirdim. Teknolojinin hayatımıza nasıl gireceği ve bizi ne hale getireceği hakkında inanılmaz ipuçları veriyor ve çok inandırıcı. Bu arada oluyor, birinci sezon bundan üç sene önceydi ve “Vay be nerede böyle olacak” diyorduk ama şimdi böyle bir teknoloji geldi.

Beni ürkütüyor bu gelişmeler
Bence de ürkmelisiniz.

Şimdi size bitki çayı demleteceğim. Son yudumuna kadar bitirebilir misiniz?

Tabii ki bitirebilirim (gülüyor)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here