Kadir Ablak

0
452

”Mekanlar da insanlar gibi nefes alır, ağlar, üzülür,
Sevinir, aşık olur ve zamanı geldiğinde ölür benim dünyam da…”
Resim serüveniniz nasıl başladı? Sizde resim yeteneği ve isteği olduğunu nasıl anladınız?

Resminizdeki gelişimi sağlayan akademik süreç nasıl oldu?
Çok küçük yaşlardan beri resim yapıyorum. Bu yeteneğimi ilk keşfeden ve beni teşvik eden babam oldu. Yaptığım resimleri özenle saklar ve bazılarını çerçeveler asardı. Akademiyle buluşmam tamamen şans eseri oldu. Bir arkadaş ortamında resim yaptığım konuşuldu. GSF de okuyan kadim dostum İlhan AYDAN, resimlerimi görmek için evime kadar geldi ve süratle hazırlanmam gerektiğini söyledi. Sonrası malum. Okulu başarıyla kazanıp başarıyla bitirdim.

Sizin birçok resminiz bilinen İstanbul resimlerinden farklı olarak, çatılar seviyesinden ve size has renkler üzerine kuruludur. Son dönem resimlerinize konu olan İstanbul üzerine ne söylemek istersin? Bu konuyu seçmenize esas olan şehir ve insan ilişkisini ve resminizi sanatseverlere anlatabilirsiniz?
Daha önceki resimlerimi yaşadıklarım ve gördüklerim üzerinden içinde bulunduğum şartlarla belirliyordum. Şimdi de öyle olmalıydı. Büyük bir Metropol’ ün içinde bir gezgin gibi olmamalıydım. Şehre daha dikkatli ve gözlemci bakmaya başladım. Görülmek istenmeyen yönlerine yaklaştım ve oradaki çirkin diye atfedilen yönlerin içinde estetik arayışına koyuldum.

“Tasvirci Gerçekçiliğin” ülkemizdeki öncüleri olan “Yeniler Grubu” sanatçıları hep ilham kaynağım olmuştur. Zamanın gerisine gitme şansım olsaydı, 1940’lara döner ve Yeniler Grubunun bir üyesi olmak için çaba sarf ederdim. Kendimi hep oraya ait hissetmişimdir.

Toplumlarda, adaletsiz gelir dağılımı, siyasi çalkantılar, ideolojik saplantılar, kültür farklılıkları, etnik ve inançsal ayrıcalıklar saygı ve anlayış çerçevesiyle sınırlandırılmadığında toplumsal huzursuzluklara, cinnetlere ve çatışmalara yol açar. İçinde bulunduğumuz coğrafya ya bunların yanında, iki farklı medeniyetin çarkları arasına sıkışmış olan benliğimizi ilave etmeden geçemeyeceğim. Özellikle İstanbul gibi milyonlarca insanın yaşadığı bu Mega Kent’te Batılılaşmak adına, kendi kültürel değerlerinden tamamen uzaklaşarak yaşayan bir kesim, öte yandan bu değerleri korumak adına batının bilim ve sanatının aydınlığına gözlerini ve kulaklarını kapayan diğer bir kesim yarattığımız kaçınılmaz gerçeklerimiz olmuştur.

Ekonomik, siyasal, kültürel ve inançsal ayrıcalıklarımız kırsal hayattan kentsel hayata geçişimizde karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. 1940’lı yıllarda yönetici üst sınıf ve yönetilenlerden oluşan alt sınıf arasındaki çatışmalara nüfus yoğunluğu hızla artan yerleşim alanlarıyla birlikte yeni sorunlar yeni problemler eklenmiştir.

Bir ressam olarak bu sorunları görmezden gelemezdim. Benden önceki kuşaklardan aldığım ilhamla kendi plastik anlayışımla bu sorunlara değinmeye çalışıyorum. Bir fark ile… “Benim resimlerim negatif olanı öteleme eylemidir”

Önceleri çoğunlukla figür üzerinden bu sorunlar ele alınmıştı. Ben ise insana dair bu negatif durumları yaşam alanları üzerinden ve sorunu işleyerek değil, sorunu öteleyerek vermeye çalışıyorum. Kapitalin kentler üzerindeki planını altüst etmek istercesine kent yaşamının tüm olumsuzluklarını “atmosfer perspektifinin” verdiği imkânla eriyen ve buharlaşan biçimlere dönüştürüyorum.

Duygularımı üşüten soğuk tenlerini soğuk renklerle ifade yoluna gidiyorum. Buna karşılık gecekondular, varoşlar, gettolar, tarihi yaşayan ve yaşatan yapılar yaşamın tüm gerçeklikleriyle bezeli aksesuarlarıyla, resimlerimin baş aktörleri oluyor. Her bir yaşam alanı, yaşamı ve yaşanmışlığı temsil eder. Mekânlarda insanlar gibi nefes alır, ağlar, üzülür, sevinir, aşık olur ve zamanı geldiğinde benim dünyamda ölür giderler.

Ülkemizde resim sanatı ile ilgili sorunlar sizce nelerdir? Ayrıca sıkıntılı günlerin içinden geçiyoruz ve bu durum, her şeyi olduğu gibi sanatı da etkilemektedir. Bu yıl fuarlara ve sergilere yurtdışından katılımın az olduğu yönünde duyumlar var. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Öncelikle bazı aracıların aldığı yarı yarıya komisyon bedelinin sanatçının yaşam standardını düşürdüğü kanısındayım. Bir eserden elde edilen gelirin yarısı aracıya bir kısmı resmin malzemesine ve sergi masraflarına gitmektedir. Kalan kısmı ile sanatçı hayatını idame ettirmek durumundadır. Galericilerinde kendilerine göre haklılık payları da var elbette. Galerilerin; giderleri vergi, sergi tanıtımı, katalog kitap vs. derken yüksek maliyetle çalıştığını göz ardı etmemek gerekiyor.

Fakat bu açığı sanatçının hak ettiği miktar üzerinden değil, eserlerin dünya pazarında ki gerçek ederleri üzerinden kapatılması gerektiği düşüncesindeyim. Sanatçıların eserlerini aracılar olmaksızın el altından satıyor olması, hem sanatçının hem galericinin sonraki yıllarda büyük kayıplarına yol açıyor. Bir diğer önemli sorun ise son yıllarda yaygınlaşan çalıştaylardır. Koleksiyonörler ya da aracılar, bu yöntemle ucuz tatil ikramiyeleri karşılığında emeksiz ve değerinin çok altında eser biriktiriyorlar. Üstelik kısa sürede ve olması gereken şartlarda yapılmadığı için de ellerinde ki eser kalitesini de düşürmektedir. Bunun sancısını 5 – 10 yıl sonra hep birlikte göreceğiz.

Bu tür organizasyonlar piyasaya yeni girmiş sanatçı adayları için önemli bir fırsata belki ev sahipliği yapıyor olabilir. Buna bir diyeceğim yok. Kaldı ki, bu durumda bile bu gençlere eser bedellerinin en azından bir kısmı ödenmeli ve eserin satış amaçlı alınmadığı teminat altına alınmalıdır. Bunun sanat camiasının tamamına zarar vereceğini şimdiden öngörüyorum. Elbette asıl sebep ülkenin iç ve dış sorunlarıdır. Ancak bunlarda göz ardı etmemelidir.

İkinci sorunuza gelince; farkındaysanız tüm dünya aslında bir soğuk savaşın içindedir. Bu post modern savaş kapitalizmin maşaları olan terör örgütleri tarafından yürütülmekte olup, her gün bir yerlerde çocuk, yaşlı, kadın demeksizin, bombalar patlamaktadır. Ülkemiz de maalesef tam da bu ateşin merkezindedir. Bu durumda yurt dışından sanat yatırımcılarının, aracıların ve galerilerin gerçekleştirmeyi düşündüğümüz fuar ve bienallere katılmaması beklenilen bir davranıştır. Yurtiçi katılımların da oldukça az olduğu yönünde haberler alıyorum. Bu da sanırım başta aynı kaygılar olmak üzere, fuar stantlarının kira bedelleriyle ilgili ya da fuarı organize eden küratör ve kuruluşların yurtiçi katılımcılara karşı tutundukları tavırla ilgilidir.

Sanatın Türkiye’yi daha yukarılara taşıması için çaba gösterilmesi gerekirken geçmişte olduğu gibi bugünde sanata karşı ilgisizliğin yanında sanata yönelik uygulamalar hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bu konu da eğitimin önemine dikkat çekmek istiyorum. Sanat eğitiminde iki şey yapılmasında fayda görüyorum. Nitelik öncelikli eğitim merkezlerimizin sayılarını azaltıp, kalitesini yükseltmek. İkincisi; nicelik bakımından, eğitimin olduğu her yere sanat eğitimini de dahil edip, hem ders saatlerini artırıp, hem de bu eğitimleri veren eğitimcileri bilinçlendirmeliyiz. Unutmamalıyız ki; herkes sanatçı olamaz ama herkes sanatsever olmak zorundadır. Ülke sanatının geleceği koşullara bağlıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here