İrfan Değirmenci: “Ankara’da Yaşamayı Seviyorum”

0
73

Ankara’da yaşamayı seviyorum. Seviyorum çünkü bizim şehrimizde her şey önemli bir değerde ve bu kıymetin öğrencisiyle, çalışanıyla, 7’den 70’e farkındayız.
Hele hele muhatabımız Türkiye’nin kabul gördüğü bir haberciyse daha da özelinden sever ve sahipleniriz.

Sahipleniriz diyorum çünkü kendisi şöyle geçerken 3-5 yıl bende Ankara’da yaşadım diyen bir Ankaralı değil. Halis muhlis Ankara’nın her semtini iyi bilen, sokak sokak yaşayan, hayatın içinden bir Ankaralı. Hal böyle olunca, sabahın erken saatlerinde Türkiye gündemini onun ağzından duymak ayrı bir gerçeklik katıyor kendisine. Röportaj yaparken karşımda sadece Gazeteci ve Kanal D’nin Sabah Haberlerini sunan ünlü bir televizyoncuyla değil, bir zamanların kıvırcık saçlısıyla, yeşil gözleriyle çevresine ışık saçan tecrübeli bir habercisiyle yaptım. “Farklı Olmak Güzeldir” diyen bu yeşil gözlerin sahibiyle Ankara Life okurları için bir araya geldik. Haydi sorularımıza…

Antalya doğumlu olmanıza rağmen, Çocukluğu ve erişkin dönemleri Ankara’da geçmiş birine; Memleketinize hoş geldiniz diyebilir miyiz?
Yanlış anlaşmayı düzeltmekte yarar var. Babam Antalya’da doğmuş ama ben Ankara doğumluyum. Nüfusta Antalya yazıyor ama soran olursa Ankaralıyım diyorum. Etimesgut’ta doğdum, Yenimahalle’de büyüdüm, Batıkent’te oturdum ve TED Kolejinde okudum. Ardından da Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne devam ettim. İlk çalıştıüım telev,zyonda Ostim TV’dir. Dolayısıyla özbeöz bir Ankaralı var karşınızda (gülüyor) Kısacası 30 yaşıma kadar Ankara’daydım ve son 10 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Ailem burada yaşadığı içinde ayda bir de olsa hafta sonları gelip gidiyorum. Kısacası Ankara hala benim evim.

Şu anda bulunduğunuz nokta için doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle mi diyelim?
Ben hep İletişim Fakültesi öğrencilerine şunu söylüyorum. Bir kalabalık önünde söz söylemek isterseniz ve gerçekten söyleyecek bir sözünüz varsa; çekinmeyin ve söyleyin. Bir adım öne çıkın ve cesur olun. Kendinizi gösterin diyorum. Çünkü ben Siyaset Meydanına gelene kadar evet bir televizyonda çalışıyordum; ama o programdan sonra Ali Kırca’nın ekibine dahil oldum. Atv gibi bir ulusal kanalda staj yapma şansını elde ettim.

Cesaretinizin sonucu mu bu?
Tabi. Çok doluydum ve söyleyecek sözüm vardı. O günde çok heyecanlı söyledim ve dikkat çekti. Hala da konuşurken aynı heyecanı duyuyorum.

Geçenlerde Instagramda gördüm fotoğrafınızı. Siyaset Meydanı’nda konuşalı 17 yıl olmuş. Ne çabuk geçiyor zaman ve ne çok değişiyor insan. Kıvırcık saçlarınızla gördük ilk sizi, şimdi ise Türkiye’nin saygı duyduğu bir habercisiniz.
Evet Kıvırcık saçlı biriydim. Dördüncü sınıfta olmam gerekirken ikinci sınıfı okuyan bir öğrenciydim programa katıldığımda. Çünkü okulla beraber Ostim TV’de de çalışıyordum. Okula sadece sınavlar için gidip geliyordum ve Prof.Dr. Ahmet Taner Kışlalı’dan da daha çok ders vardı alınacak. Şimdi düşünüyorum da zaman gerçekten de çok hızlı geçiyormuş. 17 yıl geçmiş üzerinden. Maalesef hala am olarak aydınlatılamamış bir cinayet. Kıvırcık saçlarım vardı evet, ben o günkü programın içeriği çok önemliydi, Atatürkçü bir aydının bombalı suikast sonucu öldürülmesiyle ilgili bir programdı ve o programdan geriye internet medyasında benim kıvırcık saçlarım oldu. Her programda ne kadar değişik olduğum konuşuluyor. O dönemde jöleli saçlar çok modaydı. Şimdi Allahtan o kadar popüler değil. Saçlar geriye doğru jöleli, parmaklarda yüzükler vardı. Profesyonel televizyon hayatına başlayınca mecburen o yüzükler çıktı. Zamanla daha sadeleşirken daha da olgunlaşıyorsunuz.

Size gelen eleştiriler genelde ne yönde? Hak veriyor musunuz?
Kendimin en acımasız eleştirmeni yine kendimim. Bana gelen en ağır eleştirilerden daha ağır eleştirebiliyorum. Kendimi izlediğim zaman yaptığım hataları far ediyorum. Daha iyiye gitsin diye bu hataları tekrar etmemeye çalışıyorum. İlk zamanlar bozuluyordum gelen eleştirilere ama şimdi eleştirilere kapım sonuna kadar açık, yeter ki içinde hakaret barındırmasın. Hakaret edenleri de zaten engelliyorum gidiyor.

Bizler eski TRT Spikerlerinin mimiksiz ve duygusuz sunumlarıyla büyümüş ve buna alışmış bir jenerasyonken, sizler sayesinde haberlere yorum ve duygu katıldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
TRT sunucularından, efsanevi Jülide Gülizar siyah beyaz televizyondan Kıbrıs Harekâtını sunarken, seyirciler o dönem mektuplarla “Sunucunuz çıkartmayı anlatırken hangi renk kazak giymiş?” diye sorular sormuş. Seyirci televizyondakini merak ediyor. Sonra televizyon renklendi, sonra dünya çok değişti. Açıkçası kamu yayıncılığı da daha ciddi olmalı, Kamu yayıncılığının hala o TRT ekolünü devam ettirmesi çok önemli. Ama özel televizyonlar ve rekabetin arttığı bir dünyada artık haberlerde televizyon şovlarının bir parçası. O yüzden ben diyorum ki; yaptığımız işe çok büyük önem veriyorum ama eninde sonunda amacınız bir televizyon programının içinde o deterjan reklamını izletebilmek. O esnada zamanı nasıl değerlendirdiğiniz önemli. İçinize sinerek ve inandığınızı mı anlatıyorsunuz yoksa öylesine mi? Şu bir gerçek var ki televizyon dediğimiz şey reyting üzerine kurulu ve onunla dönen bir mecra ve seyirciniz yoksa, reytinginiz düşükse ve reklamınız yoksa sizde yoksunuz.

Dünyaca özellikle de ülkece çok zor günlerden geçiyoruz. Kanaması bitmeyen bir yaramız var. Bu acıları haber yaparken nasıl dayanıyorsunuz?
Sadece haber yaparken değil, neredeyse karşılaştığım tüm insanların yarısı artık haber izlemez oldum diyor. Eskiden sizi daha çok izlerdim diyen kişiler her geçen gün artıyor. Haberlerden kaçarak kendini rahatlatma yöntemi seçiyor insanlar. Ama bizim böyle bir kaçış yöntemimiz yok. Haberin tam da göbeğindeyiz. Ekranlara yansıyan haberlerin çok daha fenasını görüyoruz. Dünyanın Türkiye’nin gidişatına dair endişeli miyiz? Evet herkes gibi bizlerde endişeliyiz. Ama kendimizi küçük anlarla mutlu etmezsek, bir anlığına da olsa mutlu hissetmezsek devam edemeyiz. Umudumuzu yitirmemeliyiz. Umut insanların bir araya gelmesini, birbirine gülümsemesine sebep olur. O sebeple ben ısrarla gülümsemeye devam ediyorum.

Yıllardır hayatı ters yaşamak nasıl bir duygu? Hayatı daha erken yaşıyor olabilir misiniz?
Son 10 yıldır hayatı gerçekten de tersten yaşıyorum. 30’la 40 arasında o kadarda yormuyordu belki ama; 40’tan sonra zorlanacağız galiba. Metabolizmaya zararı olan bir şey. O sebeple gece çalışanlara fazladan tazminat vermelerini çok iyi anlıyorum. Çünkü gün ışığı insanın fiziki ve psikolojik sağlığı için çok önemli. Gündüz ışık altında yaşarken insanlar, biz perdeleri kapatıp uyumaya çalışıyoruz ki gece işimizin başında olalım diye. Zor bu tempo.

Spor yapıyor musunuz?
Son bir iki yıldır yapıyorum. İnsan enerjisini yükseltmesi açısından spor çok önemli. Onun dışında gündüz mümkün mertebe hiçbir şey yapmadan dinlenmeye çalışıyorum ki, gece 2 gibi yorulmadan işimin başında olabileyim.

Bildik tanıdık olmak zorunda değil, sizce önümüzdeki 10 yılın spikeri kim olacak?
Ben daha sunamadım ki. Ben bir dönem hafta sonları FOX TV’de Ana Haber Bültenini sunuyordum, çokta izleniyordu ama sonra kaldırıldı. Ama işmdi şu noktadan sonra kariyer planlamamda böyle bir düşüncem yok, kalmadı da artık. O yüzden bilmem ki kim olur; ama iletişim fakültesinden mezun gerçek habercilerin sunmasını çok isterim.

Haber spikerlerinin bu denli popüler olmasının sebebini neye bağlıyorsunuz?
Televizyon, televizyona kimi çıkartırsanız popüler oluyor. Hele de dizi oyuncularının popülerliğini görmeniz lazım.

Eğitim sistemimiz kariyer yolculuğunda öğrencileri ne kadar destekliyor?

Aslına bakarsanız desteklemiyor. Yani eğitim kalitesi çok düşmüş durumda. Nicelikten çok nitelik önemli. Her yerde üniversiteler açılmaya başladı, ne güzel, çok şükür ve ne mutlu bize. Ama o üniversitelerde ne anlattınız, ne öğrettiniz o gençlere? En basiti İletişim fakültelerinden mezun olmuş gençler için iş alanları çok sınırlı. Tam bir haya kırıklığına dönüşebiliyor bu öğrencilerimiz için Bir daha düşünmemiz gerekiyor bence bu sistemi, en baştan.

Bu konuda sizin de notlarınız var mı karar vericileri için?
Tabi tabi. Hemen hemen her gün söylüyoruz ekranlarda. Mesela bu sene ki derdimiz Proje Okulları. Türkiye’nin çok köklü okullarının içini boşalttılar. Başka yerlere gönderdiler. “Yapmayın etmeyin kıymayın bu okullara” diyoruz ama dinlenmiyor ki. Biz söylediğimiz zaman daha antipatik oluyor galiba ki dinlenmiyoruz. Yapılacağı varsa da yapılmıyor, artık buna inanmaya başladım.

“Dur kendine gel, ne yapıyorsun sen” dediğiniz biri var mı? Varsa kim ve neden?
(Hmmmmm…) Hemen her haberde söylüyorum bunu. O kadar ağır haberler var ki. Az evvelde söyledim, cinayetler, cinsel istismar haberleri, hırsızlıklar… derken “Dur kendine gel” diyorum. “Biz n’pıyoruz?” diyorum hemen her haberde.

“Hiç benim aklıma gelmezdi bu soru” dediğiniz bir soru var mı ve Muhabir adayı arkadaşlarımız soru sorarken yeterince cesur davranabiliyor mu?
Cesur olmak zorundalar. Cesaret çok önemli bir kilit sözcük. Gazetecilik cesaretle yapılıyor. Cesur olmayan bu mesleği yapamaz.

“Hazır onunlayken onu şu soru sorulmaz mı?” dediğiniz kişi ve konu var mı?
Ne güzel bir soru bu. Meğerse insanın tahmin ettiği gibi değilmiş bu ünlüler dünyası. Tamamen profesyonel bir halkla ilişkiler ve marka yönetimi kampanyasıymış aslında. Çok sevdiğim bir şarkıcı vardı Phil Collins diye. Macaristan’daydım ve tesadüfen onunla röportaj yapabileceğim söylendi bana. Çok mutlu olmuştum bu haberi alınca. Bir sürü soru hazırlamıştım onun şarkılarıyla ilgili. Fakat menajeri aracılığı ile “Sadece iki soru sorabilirsiniz, onları da şu sorular arasından seçerseniz mutlu oluruz” dediler. “Nasıl yani?” dedim “Yoksa size röportaj hakkı tanımayacağız” diye de eklediler. O anda bırakıp gidebilirdim; ama hakketen sevdiğim bir şarkıcıydı ve bırakıp gitmedim. Onların istediği soruları da sormadım. Ona “Sadece sizi görmek istedim” dedim ve röportajda yapmadım. Çünkü dikte edilmiş soru sormak ne demek?

Biz sizi neden sevdik?
Bilmem. Seviyor musunuz hakikaten? Her şeye rağmen gülümsemeye çalıştığım için seviyorlar galiba. Bir de Ankara’dan, Yenimahalle’den çıkmış, hiçbir siyasi tanıdığı olmayan bir muhabirin en baştan beri hayat hikayelerine tanıklık ediyorlar ekranlardan. Ta o bahsettiğimiz Siyaset Meydanı’ndan bu yana. Bana şunu söylüyorlar “Biz sizi 16-17 yıldır izliyoruz takip ediyoruz ve kendimiz başarmış kadar mutlu oluyoruz” diyorlar. Herkes beni sevsin diye çabalamadım, kendi doğrularımla çıktım ve bunu hissettirdim. Yoksa bunun adı popülizm olmaz mı?

Evet belki de sevgili İrfan Değirmenci’yi popülist bir akımın kurbanı olmadığı için bu kadar içten sevdik ve onun haberlerine inandık.

Başka sayıda başka güçlü isimlerle samimi söyleşimize devam edeceğiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here