Mahmut Özdemir

0
182

Eserlerinizin oluşum sürecinde hissettiklerinizi anlatır mısınız?
İlham dediğimiz olay bir sanatçının tecrübeleriyle biriktirdiklerinin üzerine kendisini katmasının ürünüdür. Bu zihin süreçlerinde yaşananlardan sonra gelen ilham tesadüfün değil bir planlı birikimin yansımaya başlamasıdır.

Sanatçının kendi içinde cevabını aramaya çalıştığı soyut bir düşüncenin veya kavramın etkilerini kendi içinde hisseder. Bu arayışın merkezinde olan kavramlar sanatçıda bir ışık yakar. Sanatçı; o ışığın çevrelediği alan üzerinde yoğunlaştıkça daha belirgin bir aydınlığa doğru adım adım ilerler. Etrafı aydınlatan o ışık büyüdükçe her şey belirgin bir hal almaya ve kavramalar soyuttan somuta doğru geçmeye başlar.

Sanatçı artık soyut kavramlar kadar, onun somut yansımasındaki küçük ayrıntılar da kafa yoracak hale gelir. Başlangıçta bir hayal ürünü olarak kendini gösteren o ışık sanatçının elinde önce kavrama, oradan da esere doğru yol alır ve en ince ayrıntılarına kadar hesaplamalar yapılır; renk, biçim, kompozisyon vs. hepsi yerli yerine oturur. Bundan sonrası sanatçının ustalığının eseridir. Eser tamamen somut olarak kendini görünür hale getirdikten sonra bir rahatlama söz konusudur. Sonrasın da aynı süreçler yeni eserler içinde söz konusudur.

Sizce bir sanatçı nasıl kendisi olur, nasıl kendi duyuşunu, görüşünü, üslubunu kazanır?
Bir genç sanatçı adayı başlangıçta yolunu bulamaz, ama kendini daha iyi tanıdıkça, denedikçe kendi görüşünü oluşturur. Çok yanılır, çok üzülür ilk heyecanlarda çok beceriksizlik yaşar, ama vazgeçmezse her yıkımdan daha güçlü çıkar. Böylelikle eserlerinde aktif olan yetkin bir ruhun eli görülmeye başlanır. Diğer taraftan sanat tarihini uzun uzun inceleyen genç ressam; kendisi gibi pek çok ressamın tarihsel dönem içinde nasıl bir hale geldiklerini görür.

Özgünlük kavramının tam olarak anlaşıldığını düşünmüyorum. Özgünlük konusunda korkuya kapılan birçok sanatçı var. Özgünlük konusunun bir sabır işi olduğunu düşünüyorum. Aslında özgün olmanın temelinde çok basit ve kolay bir mantık yatar. “Kendinde var olan ile üretmek, kendi içinden beslenmek.” Neden korkularımız var? Zaman çok mu hızlı akıyor? , Sıra bize gelip geçecek mi? Bir oyun mu acaba sanat üretmek? Özgünlük; yollar varken kendi yolunu bulabilmektir. Özgünlük sanatta önemli olduğu kadar toplumsal yaşantımızda da zorlama olmadan çevreye hissettirerek yaşamaktır. Ezbere hayatlar yaşamak ve başka kimliklerde var olmaya çalışmak insanı kendinden uzağa iter. Kendine uzak bir kişinin sanatta özgünlüğü yakalaması da olanaksızdır.

Sizin resminiz nasıl özetleyebiliriz? Resimlerinizle vermek istediğiniz mesaj nedir? Bunları nasıl kullanıyorsunuz?
Bir eser üretirken yaşadığım zamandan hareketle yaşayacağımız zamanların yolculuğunu konu etmeye çalışırım. Önce kendimi ele alırım; neresindeyim bu zamanın, çevrem neresinde bu zamanın? Derken genişleyen ve beni çevreleyen zamanı genişletmeye çalışırım. Artık benimle olan ilişkisini koparmaya çalışırım ki; başkalarına da hitap edebileyim, daha evrensel bir nitelik kazandırabileyim. Mesajımı ortak bir paydada bütünleştirmem gerektiği inancındayım aksi halde kendimi anlatır dururum. Kendimle olan mücadelemi başkalarını da içeriye sokabildiğim taktirde başarılı olacağım kanısındayım. Her eserin altında yatan sebepler vardır. Bunları açık olarak verme konusunda pek cömert olduğum söylenemez. Eserlerimde vermek istediklerimi sistemli şekilde saklamaya çalışırım. Bakılıp geçilmesin, merak uyandırsın ve bir emeğin sonucunda bir yerlere varılsın isterim.

Sanatın tüketim ürünü olmasına karşıyım. Bir emeğin ürünü olarak ortaya koyduğum resimleri izleyicinin de emek sarf ederek anlaması gerekir. Emek ürünü varılan yerde insan daha fazla kalır. Bir bakan bir daha baksın, bakmakla kalmayıp görsün, görmekle kalmayıp hissetsin, anlasın, üzerine düşünsün ve resmimin her noktasına sinmiş düşünceleri, duyguları, kavrayışları, çağrışımları algılasınlar isterim.

Bir felsefi derdi olmayan sanatçı olamaz, çünkü biz siparişle resim yapmıyoruz. Bir siparişte müşterinin isteğine göre davranılır, ama sanatçı kendi içinden yola çıkarak eser üretecekse felsefi bir derdi olmalıdır. Dünyayı, insanları, bu renkler kaosunu, tabiatı kısacası her şeyi düşünmelidir. Felsefi bir duruşu olmalı ki resminin bir kimliği, bir anlamı olsun. Sanatçı dünyayı sorgularken kendini de karşıdakinin sorgulamasına çağırır. Evet! Benim eserlerim bir çeşit düşünmeye davetiyedir.

Sanatçı dünyadan kopamaz ama o dünyanın güdümüne de girmemelidir. Sanatçı tabi ki bu dünyada yaşar ama bu Dünya’yı sanatıyla o şekillendirir, anlamlandırır ve anlatır. Bir sanatçının tek malzemesi yaşadıkları olmamalı ama yaşadıkları ona bir şeyler öğretmeli. Sanatçı bunları yeniden şekillendirip yansıtmalıdır. Ham, işlenmemiş duygular kullanıma uygun olmaz, resim ise içindeki detay ve sistemle küçük ya da büyük bir dünya kurma işidir.

Resimlerinde vermek istediğin mesajı anlamak için resmini hissetmek mi yoksa anlamak mı gerekir?
Resimlerimle hem göze, hem kalbe, hem de akla hitap etmek isterim. Resim görsel bir sanat olup, duyuş ve düşünüşün görselleştirilmiş bir halidir. Ben önce baktırıp, sonra da hissettirmek ve düşündürmek isterim. Bu sebeple resimlerim bütünüyle insana hitap eder. Onların Görmesini, hissetmesini, düşünmesini sağlarım hatta renk seçimlerimle sıcağı, soğuğu hissettiririm. İzleyiciyi resmin psikolojisine sokmaya çalışırım. Mohsen Namjo’nun sesini duyabilirsiniz, suyun kokusunu alabilirsiniz eserlerimde…

Resmim sadece “Sanat sanat içindir.” ve “Sanat toplum içindir.” olgusunun da etrafında gelişmez. Resimlerimle yeni arayışlar, yeni teknikler deneme noktasında keşiflerde bulunurum ki; bu yolla sanata katkım olsun. Aynı zamanda resimlerimde izleyiciyi bir duygu yoğunluğu etrafında buluşturmak isterim ki; toplumdan uzak kalmasın, topluma hitap edebilsin. Bu iki olguyu da bir arada kullanmayı tercih ederim.

Resimlerinizde bulunan makro planda bazı mesajlarla Dünya’ya ne demek istiyorsunuz?
Dünyaya şunu derim. “Daha temiz olabilirsin, ben seni görebiliyorum. “ Sanatta gerçekten sanattan anlayan tüm sanatseverlere ulaşmak, onlarla beraber düşünsel, sezgisel, duyusal bir serüvene çıkmak isterim. Sanata yönelmek ve sanatı anlamaya çalışmak; insanda duyguda, düşüncede, davranışta ve yaşam biçiminde daha ideale taşıma noktasında katkı sağlayacaktır. Bu da bizleri daha iyi bir insan yapar ve bize daha adaletli bir dünya sunar. Unuttuğumuz değerlerin yeniden yükselmesine yardımcı olacaktır. Kısacası ruhumuzu yeniden bedenimize üfleyecek olan sanattır.

Türkiye’de ve İstanbul’dan uzak bir şehirde yaşayan bir genç ressam olarak yaşadığınız sıkıntılar nedir?
İstanbul Türkiye’de sanatın merkezi konumundadır. Ben ise coğrafi olarak İstanbul’ dan dan uzak bir kentte sanat hayatımı sürdürme çabası veriyorum. Birçok dezavantajı var, ama bu güçlüklerin hiç biri sanat üretmeye engel değildir. Uzaklıkları çok yakın eden bir iletişim çağında yaşıyoruz. Uçakla bir iki saatte İstanbul’a ulaşabildiğimiz, tanımadığımız ülkelerdeki milyonlarca kişiyle bağlantı kurabildiğimiz ve anında internet üzerinden görüşebildiğimiz bir avantaja sahibiz.

Bence bir sanatçının meseleye bakış açısı uzaklıkların dezavantajı değil de avantajı olmalıdır. Sakin bir kentte yaşıyorum. Burası hem İstanbul gibi kalabalık değil, o kadar gürültü de yok. İstanbul gibi bir şehirde olmak bir sanatçının geleceği konusunda muhakkak birçok artı olsa da, bu artılar nasıl tek başına yeterli değilse uzakta yaşayan bir sanatçı için de bazı eksiler olması bu işi yapamayacağı anlamına gelmez. Önemli olan sanata bakışıdır, inancıdır ve vermiş olduğu mücadelesidir. Bunlar varsa her yerde sanat üretilebilir.

Genç bir sanatçının en büyük problemi içinde bulunduğu parasal sıkıntıdır. Pahalı bir iş yapıyoruz. Maddi olanaklar yetersiz kaldığı zaman bu eserinizi çok etkiliyor. Bulabildiğin imkânlarla yapmak istediğini, bulamadığın imkânlarla yaptığını zannediyorsun, ya da zannetmek zorunda kalıyorsun. Tabi bunun farkına varıyorsun çoğu zaman. Genç olmanın verdiği tecrübesizlikte var. Yaşayarak bir şeyi tecrübe etmek çoğu zaman insanın canını acıtmaktadır

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here